‘Alıntı Yazılar’ kategorisi için Arşiv

Adalet hanım…1. Kısım

Cuma, 12 Aralık 2008

Lütfen sonuna kadar okuyunuz.

ADALET

Yaşlı kadın yatağından kalktı. Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren
sesi oda içinde yankılanıyordu. 88 yaşından beklenmeyecek bir
çeviklikle pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte
odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları
doluştu. Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı
ciğerlerine sabahın ılık esintisi ile doldurdu. Abdestini aldı, sabah
namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki lokma bir
şeyler atıştırdı. Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının
yanındaki koltuğuna ilişti. Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir
tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı.
Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir
adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın
birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı. Yaşlı kadın ‘Günaydın Anne,
Günaydın Baba’ dedi. Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha
attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı. Bu siyah beyaz
fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir gelin yan yana
duruyorlardı. Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü.
‘Günaydın Kocacığım’ dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra
üçüncü ve son çerçeveye uzandı. Artık gözlerinden yaş damlıyordu.
Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara bakıp ‘Günaydın
Evlatlarım’ dedi. Tüm çerçevelere kısaca göz atıp ‘Sizleri, hepinizi
çok özledim’ dedi.

Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile yaşlı
hissediyordu kendini. Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski
telefonuna doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına
çıkan adama ‘Bir taksi istiyorum’ dedi ve adresi verdi. Kapısını
kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk
kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu.
Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu. Sabırsızlanan taksi şoförünün
çaldığı korna sokağı inletiyordu. ‘Patlama be adam’ dedi. Nihayet
taksiye binebildi. ‘Teyze hoş geldin’ dedi 25-30 yaşlarındaki şoför.
‘Nereye gidiyoruz?’ Kadın kısa bir sessizliğin sonunda ‘Tüm bir gün
beni taşırmısın?’ diye sordu. ‘Sana 500 lira veririm.’ Adam küçümser
bir gülümseme ile, ‘Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze’
dedi.

Kadın gülümsedi

‘O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?’

‘Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce nereye gideceğiz?’

‘Anıtkabir’e’

‘Anıtkabir’e mi?

‘Evet’

‘Tamam teyzeciğim’

‘Yaş kaç teyzeciğim?’

‘Seksen sekiz’

‘Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim’

‘Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum’

‘Haklısın teyzecim’

Taksi Anıtkabir’in kapısına gelmişti. Şoför ‘Teyzeciğim geldik’ dedi.
Dalgın görünen kadın ‘Evladım burada yardımına ihtiyacım var’ dedi.
‘Benimle gel’ Adam şaşırmıştı. ‘Tabii teyze’ dedi. Kuşkulu gözlerle
‘Bizi buraya alırlar mı?’ diye sordu.

O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi.
Gözlerinden ateş fışkırarak ‘Ne demek almamak? Sen daha önce hiç
gelmedin mi buraya?’ dedi

‘Hayır’

‘Kaç yıldır Ankara’da yaşıyorsun?’

‘Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme’

‘Ee o zaman’

‘Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası
kapalı sanıyordum ben’

Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.

Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar
konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde

‘Nasıl çıkacaksın Teyze?’ diye sordu.

‘Her ay nasıl çıkıyorsam öyle’

‘Her ay geliyormusun?’

‘Evet’

Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır ağır
ilerlediler. İçerisi çok serindi. Şoför büyük bir azimle yürümeye
çalışan kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı.
Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir
hareketle kurtuldu. Çantasını açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye
doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför şaşkınlıkla olayı
seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti.
‘Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım’ Ağır ağır
geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa
bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan
sonra ‘Hadi gidelim’ dedi.

Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler. Şoför
kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı. ‘Yoruldun mu Teyze’ dedi.

Kadın sustu. Bir süre suskunluktan sonra ‘Evet hem de çok yoruldum’
diye cevapladı.

‘Nereye gidiyoruz?’

‘Bankaya’

Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı. Bu
yaşlı kadının Atatürk’e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda
dayanamadı.

‘Teyzeciğim bir şey sorabilirmiyim?’

‘Sor bakalım evladım’

‘Anıtkabir’de Atatürk’e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?’

‘Uzun hikaye evladım’

‘Olsun be teyze anlat ne olur’

‘Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de ona çiçek
vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende
‘Adalet’ dedim. Bunun üzerine ‘Ne güzel ismin varmış’ dedi. ‘Okulu
bitirince ne olacaksın’ dedi bana. Hemşire dedim. Oda ‘Güzel meslek
ama bence sen Hakim ol ismine çok yakışır’ dedi. Ben kadından hakim
olmaz ki dedim. Kaşlarını çattı, ‘Sen istedikten sonra olur. Senden
söz istiyorum hakim olacaksın’ dedi .’

‘Sen ne dedin peki?’

‘Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.’

‘Peki olabildin mi Adalet Teyze?’

‘Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim.’

lutfen okuyun ve okutun…

Çarşamba, 26 Kasım 2008

Beş yaşında idim.
Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu.
Bir tane yere düştü.
Babaannem eğildi,
aramaya başladı.
Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyordu .
Çocukluk iste,

-Aman babaanne dedim.
- Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi?
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
-Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, ‘ dedi.
- Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?’
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

Aradan yıllar geçti.
Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
Alain’in proposlarini okuyorum.
Birden irkildim.
Babaannemi hatırladım.
Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa
karşı ihanet etmiş olur diyordu.
İlave ediyordu.
Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın
teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu.

On dokuz yıl evveldi.
Stockholm’e gitmiştim. Bir otele indim.
Geceydi. Sabahleyin, traş olmak i çin
lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
‘Lütfen traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın,
yanda bir kutu var oraya bırakın, bir tek jiletle dahi olsa, İsveç
çelik sanayisine yardımcı olun’ diyordu.
Doğrusu hayretler içinde kaldım.
Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir.
Birçok eşya üzerinde’ İsveç çeliğinden yapılmıştır’ diye yazardı.
İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık
jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor,
gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.

İsviçre’de zaman zaman, belli periyotlarda radyolar, televizyonlar bir haberi duyurur.
‘Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek.
Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa,
kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa,
kapının önüne koyun. İsviçre’nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla
ağaç ziyanına engel olun.’

Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş,
hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir..
Böyleleriyle; evini mezat salonuna çevirmiş zavallı, diye eğlenirler.
Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor.
Zamanın başbakanı meclisi toplar.
Kürsüye çıkar.
Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve;

-Şu andan itibaren der,

-Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden,
pirinçten başka bir şey yemeyeceğim.
-Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.
Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır.
Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun
bütün kesimlerini, tek istisna olmadan
kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm.
Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak…

*Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere akıtmakta,
gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla,
yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?

*Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.
Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki,
İlk okul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,
Bir komutan bir orduyu,
Bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu..

Maddi durumumuz ne olursa olsun,
ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Burada parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.

hoş geldin azrail…

Salı, 25 Kasım 2008

İnternette dolaşırken güzel bir söylem gördüm.” ÖLMEYİ ÖĞREN, NASIL YAŞAYACAĞINI ÖĞRENİRSİN ”

Birden düşünmeye başladım. ”Şu anda Azrail başucumda olsaydı ne yapardım?,’’ Aniden ürperdim, sanki gerçekten yanımdaymış gibi, birazdan beni alıp götürecekmiş gibi. Aman Allahım…

İlk aklıma gelen kızımı bir kez daha öpebilseydim, koklayabilseydim, onu hayatımdaki her şeyden çok sevdiğimi, benim gözbebeğim olduğunu söyleyebilseydim oldu.

Sonra annem ve babam geldi aklıma. Onlara ne kadar az sizi seviyorum dediğim. Oysa insan hep düşünür ya ”Zaten sevdiğimi bilmiyorlar mı, söylememe ne gerek var,” diye. Ne çok yanılmışım.

Bir anda ”Keşke onları her gördüğümde, öpüp, onları ne çok sevdiğimi söyleseymişim,“ dedim.

Sonra kardeşim geldi aklıma. Keşke daha çok dertleşip, daha fazla mutluluklarımızı paylaşsaymışız. Daha fazla kol kola girip sinemaya gitseymişiz, komik şeylere gözümüzden yaş gelene kadar gülseymişiz, Arkadaşlarımızla geçirdiğimiz vakitlerin yarısını da keşke birbirimize ayırsaymışız, o en zor zamanlarımızda birbirimizi daha çok sırtlasaymışız.

Sonra kocam geldi gözümün önüne. Keşke küçücük şeyler için sinirlenmeseydim ona, ya da hayat koşturmasının, iş stresinin, komşu müsvettelerinin, yol yorgunluğunun acısını ondan çıkarmasaydım, onu çok sevdiğimi, benim için hayatımda verdiğim en doğru karar olduğunu tekrar tekrar söyleseydim ona.

Ve içimdeki duyguları söyleyemediğim insanlara, benim için Allahı’n bir armağanı olduklarını, iyi ki hayatıma girdiklerini, bana kattıkları için onlara sonsuz minnettar olduğumu, huzuru, mutluluğu, heyecanı ve özün bozulmadığı zaman nasıl adam gibi adam olunacağını bana öğrettiklerini ve gönlümde çok özel bir yere sahip olduklarını söylerdim.

Ve hayatımda gereksiz yer işgal etmiş, beni üzmüş, bana haksızlık etmiş insanların ne kadar değersiz olduklarını, onlar için harcayacak bir salisenin bile yazık olduğunu ve asla ama asla beni hak etmediklerini, aslında şu anda bile onlar için zaman harcamanın gereksizliğini düşündüm ve beni sonsuza kadar da kaybettiklerini…

Veeee keşkeler…

Daha fazla gülseydim, daha fazla gezseydim, görmediğim yerleri görseydim, her şeyi doya doya yaşayıp hakkını verseydim, kızım koşarken düşecek diye daha az telaşlansaydım, bıraksaydım istediği gibi atlayıp zıplasaydı, şarkı söyleseydim, sırf kendim için yeteneğim olmasa bile resim yapsaydım, kafama hiçbir şeyi takmasaydım, anı yaşasaydım, duygularımı daha çok belli edebilseydim, bir kitap yazsaydım, şimdiye kadar iyi ya da kötü içimde kalan yada tutmam gereken şeyleri sahiplerine bir bir söyleseydim, herkesin birbirine saygılı, sevgili ve hoşgörülü olduğu bir deniz kasabasında yaşasaydım, hediyelik eşya dükkanım olsaydı, çok zengin olsaydım ve paramı çevremde ihtiyacı olan insanlarla paylaşsaydım, sevdiklerime hediyeler alıp, onlara sürprizler yapsaydım, hafta sonu uçağa atlayıp sırf bir haftalığına gezmek için Amerika’ya, Hindistan’a, Kanada’ya, Küba’ya, Alp’lere gidebilseydim, her hafta sonu Çocuk Esirgeme Kurumuna, Yaşlılar Yurduna gitseydim…

Hayatı ertelemeseydim, sonra yaparım, başka hafta sonu yaparız, başka bir gün gelirizleri, tamamlara, hemen yapalımlara çevirebilseydim, özel günleri her gün özel yapabilseydim.

Eeeeeeee daha ne bekliyoruz dostlar…

”Ya aklını başına al, ya da ben aklını alayım” demesi için illa bir Azrail mi gelsin başucumuza?!…

sevgiler

Çalınan Gözyaşları

Salı, 25 Kasım 2008

Içerden yine onu çagiriyordu babasi. Çekinerek oturma odasina dogru ilerlerken içini o ayni korku bürümüstü. Yine dövecekti onu babasi, ama o kötü bir sey yapmamisti. Bütün gün odasinda babasindan saklaniyordu.

Kafasini oturma odasinin kapisindan içeri uzatip, önce bir etrafi gözetledi. Babasi koltuga kurulmus, elinde o Allah’in belasi tas vardi."Gelsene ulan buraya!" diye haykirdi babasi onu kapida görünce. Biliyordu, babasi onu yine dövecek ve onu aglatmaya çalisacakti. Bir türlü anlamiyordu babasinin gözyaslari ile ne yapacagini. Yanina gelmedigini gören babasi biran yeninde firlayip, kulagindan kapip onu koltugun oraya dogru sürüklemeye basladi.

"Essek sipasi, ben gel dedigimde geleceksin!"

Çocugun gözleri dolu dolu olmustu.

"Hergele, bir boka yaramiyorsun, bu evde ancak yük oluyorsun" diye bagirmaya basladi babasi ve ardindan suratinin ortasina bir samar indiriverdi. Çocuk artik gözyaslarini tutamadi ve hüngür hüngür aglamaya basladi. Babasi hemen tasi kapip çenesinin altina tutmaya basladi.

"Tasin içine agla ulan, bosa gitmesin gözyaslarin" diye seslendi. Bakti çocugun aglamasi kesildi, bir iki tekme ve birde kafasina bir yumruk geçirdi.

"Aglasana len!" Çocugun gözlerinden gözyaslari hemen bosalmaya basladi. Yanaklarindan asagiya akan gözyaslari tasi doldurmaya baslamisti.

"Tamam tamam, bu kadari yeter. Hadi simdi çek git de beni yalniz birak."

Çocuk odasina kosarak kaçti ve kendisini yatagin üstüne firlatip aglamaya devam etti.

"Bak hanim! Insallah senin arkadas haklidir. Birisinin gözyaslarini içersen zengin olacaksin dedi, ama bir aydir hergün bu hergelenin gözyaslarini içiyorum, elime para filan geçmedi," diye sizlandi adam, elindeki tasi bir güzel içtikten sonra.

"Aaahh! Olur mu Bey? Kadin iki vakte kadar demisti, daha bol bol içmen gerek. Zaten bizim çocugun bir ise yaradigi yok, bari zirlamasi ise yarasin."

Bir ay daha hergün dövülerek ve aglayarak geçirdi günlerini bizim çocuk, ama ne para geliyordu eve ne de huzur. Hergün babasi onu dövüyor, söyleniyor sonra da toplamis oldugu gözyaslarini içiyordu. Artik yavas yavas alismaya ve aldirmamaya bu günlük olaydan. Gün geçtikçe daha az agliyordu ve odasina dönünce kendisini yataga atacagina yarida kalmis oyunlarina dönüyordu. "Ulan hergele! Gel bakalim buraya" diye yine çagirdi onu babasi. Bu sefer içinde ne bir korku ne de bir düsünce vardi. Sallanarak gitti babasinin yanina ve bos gözlerle gözlerinin içine bakarak durdu. Babasi basladi bir sürü laf söylemeye. Çocuk hiç kipirdamadan, aglamadan durdu babasinin karsisinda. Aglamadigini gören babasi basladi tekme tokat girmeye çocuga, ama nafile, çocuk aglamiyordu. Daha da sinirlenen babasi basladi onu bir güzel dövmeye, yüzünden kanlar akiyor ama bir damla gözyasi yoktu. Artik aglamasindan ümidi kesen babasi bütün sinirini onu döverek almaya koyuldu. Her zaman oturup onlari seyreden annesi bile kalkip ona vuruyordu.

"Ulan piç! Senin yüzünden zengin olamayacagiz. Aglasana be agla!" diye haykiriyordu. En sonunda çocuk yedigi dayaktan hareketsiz bir sekilde,her yani kan içinde yere yigilip kaldi. Kendisine geldigi zaman halasinin evinde buldu kendisini. Halasi gözleri yasli bir sekilde yasli bir sekilde ona bakiyor ve yaralarini tedavi etmeye çalisiyordu. Çocuk kipirdayacak bir halde degildi ama hiç umursamiyordu.

Babasi onun eve gelmesini istemiyordu artik. O da halasinda kalmaktan çok memnundu. Günleri çok rahat geçiyor ve keyfi yerindeydi. Bir gün, halasi eve geldiginde onu çok telasli gördü. Sanki kötü bir seyler olacakmis gibi gelmisti ona. Az sonra telefon çaldi, ama o konusulanlari duyamiyordu.

Bir bakti ki halasi telefonu kapatinca aglamaya basladi. Birden içini müthis bir korku sardi, hemen kosup ön kapiyi iyice kilitledi. Bunu gören halasi gözlerinde yaslarla yanina kostu,

"Ne oldu yavrum? Neden kapiyi kilitledin?" diye korkuyla sordu.

"Aglama Halacigim, yoksa babam gelir senin de gözyaslarini çalar."

alintidir

——————————————————————————–

Küçük İtfaiyeci…

Pazartesi, 24 Kasım 2008

Bu kelimelerden sonra Bob gülümsedi ve gözlerini sonsuza dek kapattı…

Anne, altı yaşındaki lösemiyle savaşan oğluna bakarken dalıp gitmişti. Kalbi, acı içinde olmasına rağmen, kararlılık duygusunun da etkisini hissediyordu. Her ebeveyn gibi o da oğlunun büyümesini ve umutlarını gerçekleştirmesini istemişti. Ama bu, artık mümkün değildi. Löseminin buna fırsat tanıması olası değildi. Oysa o oğlunun hayallerini gerçekleştirmesini istiyordu.

"Bob! Büyüyünce ne olmak istediğini hiç düşündün mü? Hayatında neler olmasını dilediğin ve hayal ettiğin oldu mu?" diye sordu.

"Anneciğim, ben büyüyünce hep itfaiyeci olmak istedim".

Anne gülümsedi ve..
”Dileğini gerçekleştirebilecek miyiz bir bakalım” dedi.

Daha sonra, Arizona’daki itfaiye müdürlüğüne gitti ve orada yüreği en az Arizona kadar büyük itfaiyeciler ile tanıştı. Onlara oğlunun son isteğinden söz etti ve oğlunun itfaiye arabasına binip şehirde küçük bir tur atmasının mümkün olup olmadığını sordu.

”Bundan daha iyisini de yapabiliriz. Eğer oğlunuzu Çarşamba sabahı saat yedide hazır ederseniz, onu o gün şeref konuğu yapar, itfaiyeci kimliğine büründürürüz. Bizimle itfaiye müdürlüğüne gelir, bizimle yemek yer, yangın söndürmeye gelir. Hatta bize ölçülerini verirsen, ona üzerinde Arizona itfaiyecilerinin sarı renk üzerine işlenmiş ambleminin olduğu gerçek bir itfaiyeci kostümü diktirir, lastik botlary ısmarlarız. Hepsi Arizona’da üretiliyor.”

Üç gün sonra, itfaiyeci Bob’u aldı, ona elbisesini giydirdi ve hasta yatağından itfaiye arabasına kadar eşlik etti. Bob, itfaiye arabasına kuruldu ve müdürlüğe doğru yol almaya başladı. Kendini çok mutlu hissediyordu. O gün Arizona’da tam üç yangın ihbarı olmuştu. Değişik itfaiye arabalarına, hatta İtfaiye Müdürlüğü’nün özel arabasına da binmişti. Yerel televizyonlar da onu izleyip, çekmişlerdi. Hayallerinin gerçek olması, gösterilen sevgi ve ilgi, Bob’u o kadar etkilemişti ki, doktorların söylediğinden tam üç ay daha fazla yaşamıştı.

Bir gece butun yaşam belirtileri dramatik bir şekilde yok olmaya başlayınca, hiç kimsenin yalnız ölmemesi gerektiğine inanan başhemşire, aile bireylerini hastaneye cağırdı. Daha sonra Bob’un itfaiyede geçirdiği gunu hatırladı ve itfaiye müdürlüğüne telefon açıp Bob’un bu dunyaya veda ederken yanında, ozel kıyafetleri içinde bir itfaiyecinin bulundurulmasının mümkün olup olamayacağını sordu.

İtfaiye Müdürü;
”Bundan daha iyisini de yapabiliriz. Beş dakika içinde oradayız. Bana bir iyilik yapar mısınız? Sirenlerin çaldığını duyduğunuzda, yangın olmadığı anonsunu yaptırabilir misiniz? Sadece itfaiyecilerin önemli bir meslektaşlarını ziyarete geldiklerini söyleyiniz ve lütfen onun odasının penceresini açınız” diye yanıtladı.

Yaklaşık beş dakika sonra hastaneye çengel ve merdiven taşıyan kamyonet ulaştı. Merdiveni açtı ve Bob’un 3.kattaki odasına doğru yaklaştı. Tam ondört itfaiyeci Bob’un odasına tırmandılar. Annesinin izniyle onu kucakladılar ve ona onu ne kadar sevdiklerini söylediler.

Ölümle penceleşen Bob itfaiye müdürüne baktı ve;
”Efendim ben şimdi gerçekten itfaiyeci miyim?” diye sordu.
”Bundan şüphen mi var Bob?” diye yanıtladı müdür.

Bu kelimelerden sonra Bob gülümsedi ve gözlerini sonsuza dek kapattı.

Belki unuttunuz, belki hatırlamıyorsunuz, belki de çok duygusuz, çok katı oldunuz; ama bilin ki "HAYAT, SEVGI VE UMUT SAÇMAKTIR."

Sevdiklerinizin KIYMETİNİ bilin ve GERÇEK SEVGİNİZİ ortaya koyun..
——————————————————————————–

Yine Aylardan Kasım

Cumartesi, 22 Kasım 2008

Geçti sayısız ay____içim ürperse de kimi zaman____artık üşümüyorum yâr

"Yaşadığım kadar uzaksın bana.
Tuttuğum kadar kirli.
NeFesim kadar gereksiz,
Sensizlik kadar zorsun.
Sensizlik kadar öldürücü,
Ölümsüzlük kadar berbatsın!
Terkediş kadar acı,
Terkediliş kadar gerçek.
Ve ben’sin işte.."

Esip geçtin ömrümün en güzel yerinden, en güzel yerimden
Yüreğimden…

Kimse bi’şey söylemedi
Kimse bilemedi zamansız akacak yaşları
Kimse hesap etmedi böylesi bir sevdanın yok yere harcanacağını

Sana mı toz konduramadım, sevdama mı… ayırt edemedim
Rotamı sana öyle çevirmişim ki, alıkoyamadım kendimi
Biliyorum;
Hata ettim!!!

Kesmeliydim çığlıklarını içimin, susturmalıydım… Kanatsa da hücrelerimi söyleyemediğim kelimeler, bakakalsa da gözlerim ardına şişelerce su döktüğüm yolara,
Sonsuz dilsizliğime sığınmalıydım…

Sığındım!!!
Senli sonbaharları bıraktım kuytu bir köşeye
Kalsın o kuytulukta yapraklar, savrulsun
Serilmesinler yüreğime, üşürüm ben…
Peşimde soğuklar, peşimde anılar, peşimde zamansız vedalar
Tüm peşimdeleri bıraktım ben… Sadece sığındım…

Umutsuzluğun kanatlarına takıldı hayallerim
Ve yağmur yüklü kara bulutlara döndu gözlerim…

Git durma bir an bile
Madem ki satılığa çıkarmışsın yüreğini
Ve yitirmişsin sende kalan beni
Şimdi ne rüyalarımın kıyısında
Ne sığındığım dualarımda
Ne içinde kaybolup gittiğin yüreğimde
Yerin yok zaten bende

Kelimlerin anlamlarını tüketmeden
Geçmişteki sevdiğim seni kaybetmeden
Aşkın adını daha fazla kirletmeden
Git artık nereye gideceksen.

"Bir teselli ver
Kırılan gururuma
Bir tebessüm et
Unutursun zamanla
Yine dalmışım aynada
Yüzüm ağlar
Yine dalmışım
Elimde fotoğraflar

Yine aylardan kasım
Sanki sende kaldı bir yarım
Her nefesim her anım
Sanadır canım"

Aylardan kasım____dilimde titrek heceler____sığındı bilinmezliğe tüm sesler.

yorumsuz…

Çarşamba, 19 Kasım 2008

Kaderimde Emniyet Gnl.Md.’lüğünde siyasi şubelerde görev yapmak vardı… Uzun yıllar boyunca süren bir hizmetim oldu. Şükürler olsun ki o yıllar boyunca tertemiz bir bardak çayı eğilmeden kendi paramla içtim … Fakat en sonunda anormal tayinlerden bıktım ve istifa ettim…

Kader bu ya bu sefer de (1984 yılında) karşıma Amerikan Baş Konsolosluğu çıktı… Security olarak göreve başladım…

Ortaköy’de hemen köprünün ayağı altında bulunan Başkonsolosun ikametinde yakın koruma iken bir gün… yıl 86 olabilir, gece saat 02.30 sıralarında bir gölge gördüm ve ‘’Dur kımıldama,’’ diye seslendim. Durdu ve beni bekledi.

Yanına gidince kasketli, sakalları oldukça uzamış, perişan, ayağında lastik ayakkabılar ve yün çoraplar olan bir kişi ile yüz yüze geldim.

‘’Ne işin var burada’’ dediğimde yatacak yer aradığını söyledi ben de ‘’Dün akşam nerede yattın,’’ dedim ‘’Durakta,’’ cevabını aldım.’’Daha önceki gece başka durakta, daha önceki gece Karaköyde köprü altında,’’… ‘’Peki seni bu halde kimse görmedi mi,’’ dediğimde ”Polisler bir kez Kadıköy’de kaymakamlığa götürdüler. Ama o da ilgilenmedi,’’ dedi.

‘’İstanbulda ne ararsın,’’ diye sorduğumda: ‘’İş aramaya geldim. Boğazda lokantalarda bulaşık yıkayacaktım, arkadaşlar işe almadılar,’’ dedi.

O gün de bayram arifesiydi. ‘’Kusura bakma ama ben senin üzerini arayacağım,’’ dedim. ‘’Buyur ağabey, ara,’’ dedi. Aramayı yaptım; üzerinden Kars Tuzluca Pirli köyü kayıtlı nüfus cüzdanı ve ‘’askerlik yapamaz kalbi delik’’ yazılı bir belge çıktı.

‘’Aç mısın,’’ diye sorduğumda, on beş gündür yemek yemediğini söyledi. Bunun üzerine ofiste ne varsa ikram ettim, bir kupadda çay hazırladım… Sigara kullanmadığı da aklımda… Hiç konuşmayan, sorduğumda cevap veren durumu dikkatimi çekti. Sanki dilini yutmuştu.

O sırada bizim supervısorumuz Suat Can geldi…. ‘’Bu kim, bunun ne işi var burda, acele yolcu et, şimdi konsolos uyansa duman oluruz,’’ dedi. Ben de ‘’Valla ben yolcu olurum bu işten ama bu adamı bırakmam,’’ yanıtını verdim.

Saat zaten 06.00a gelmişti… İsmi Celal olan bu arkadaşa köyünde Celgit derlermiş…

Celgit’le beraber caddeye indik. O kılıkta bir insanı kimse arabaya almazdı. Baktım bir taksi geliyor, kendimi ön kapıya siper edip Celal’i arka koltuğa oturttum. Dikilitaş’taki evimize gidene kadar yolda tek kelime konuşmadık.

Rahmetli eşimden acele bir takım elbise, bir gömlek kravat, temiz bir ayakkabı ve çorap istedimve hemen aşağı indim. Başka bir taksi ile Beşiktaş hamamına indik. Hamam daha yeni ısınmış tertemiz; ilk biz girdik ve beraberce yine hiç konuşmadan yıkandık.. ‘’Kese olmak ister misin,’’ dediğimde ‘’Ağabey dayanamıyorum, ben çıkacağım,’’ dedi. O derece zayıftı ki kemikleri sayılıyordu… Biraz sonra ben de yukarı çıktım o, odada uyuyordu; giydirdim ve en yakındaki berbere gittik. Sinekkaydı bir traş oldu.

O sırada berberde bir telefon gözüme ilişti -hatta telefonun kırmızı olduğu bile aklımda-. Haydarpaşa garını aradım; saat 22.15’de tren olduğunu söylediler. Kendisiyle bayramlaştık, ‘’İstersen gelirim, fakat çok uykum var,’’ dedim. ‘’Abi ben giderim,’’ dedi ve ayrıldık.

Geceden beri benimle toplam on kelime konuşmuştu… o da sorularıma cevaplar…

Akşamsaat 20.15’ ti unutmuyorum… Birden içimden bi ses ‘’Yolcu et, el salla ona,’’ dedi… Üzerimi acele değiştirip taksi ile Karaköy iskelsine geldiğimde gemi halat almıştı. Bağırdım ‘’Kapamayın kapıyı,’’ diye ve koşarak vapura atladım; son vapurmuş üstelik.

Gara geldiğimde treni buldum; bütün kompartmanları koşa koşa en öne kadar geldim. Tek korkum bana ‘’Abi beni takip mi ediyosun;’’ demesiydi… Hayır, asla… Gideceğini adım gibi biliyordum zaten… Ben sadece o anı yaşamak için gitmiştim oraya…

Ve onu buldum. Uyuyordu. ‘’Celgiiit,’’ diye bağırdım. Ayağa fırladı ‘’ağabeyyyy’’ dedi bana sarıldı. Bir süre öyle kaldık. O bir şey demeden ben, onun gideceğini bidiğimi asla kontrola gitmediğimi sadece vedalaşmaya geldiğimi söyledim…

Tren hareket etti… Gözden kaybolana kadar el salladım…

Aradan bir ay geçti. Çalıştığım yere, yani konsolosluğa bir mektup geldi. Celgit’ten idi mektup.

Aynen şöyle yazıyordu besmele ile başladığı mektubunda:

‘’AĞABEYCİĞİM SANA HASRETLE SARILIRIM… EMMİM ÜMMÜM NENEM HERKESDEN SANA SELAM SANA… BİR GERÇEĞİ AÇIKLAMAK İSTİYORUM O GÜN BANA SORDUĞUNDA BEN SANA YALAN SÖYLEDİM YATACAK YER ARAMIYORDUM… ORADAN HEMEN YUKARI ÇIKIŞ VAR… KÖPRÜYE NÖBET DEĞİŞİMİ İÇİN KULLANILAN YOL… ORADAN KÖPRÜYE ÇIKIP KENDİMİ ATACAKTIM CANIM AĞABEYİM……’’

—————————
başka bir sitede okudum arkadaşlar
çok içime dokundu
koyacak başlık bile bulamadım
sadece paylaşmak istedim
sevgiler

Sevginin ölçüsü ölçüsüz sevmektir (mi acaba?)

Çarşamba, 19 Kasım 2008

Güzel bir söz gibi duruyor önce: "Sevginin ölçüsü ölçüsüz sevmektir "

Msn iletisinde gördüm bir arkadaşın bu yazıyı, sonra işyerindeki başka bir arkadaşım odasına asmış günün sözü diye… Kendimi yormıyayım bu hasta halimde yazıyım buraya da kurtulayım dedim bu "güzel sözü" neden sevmediğimi :

BİR : Bu dünya da her şeyin kati ve net bir "ölçü" sü vardır.

İKİ : Bu ölçü kaçarsa her zaman sıkıntı oluşur. Dilimizde "azı da zarar çoğu da " diye deyimimiz bile vardır.

ÜÇ: Örnek (kendim için :) az yerseniz yeterli besinleri alamazsınız, sağlıksız… Çok yerseniz fazla kilolu olursunuz, sağlıksız…

DÖRT : Esas örnek : Ölçüsüz severseniz - denemesi bedavadır - kendinizi kaybedersiniz önce, sonra da ölçüsüz olarak "sevdiğinizi" ve belkide herşeyi kaybedersiniz.

BEŞ : Bu alemdeki "iyi" her erdemin ölçüsü "fedâkarlıktır". Sizi ne kadar sevdiğini bilmekmi istiyorsunuz , bakın yaptığı fedakarlıklara. Ne yapmış sizin için veya ne yapmamış, ya-pa-ma-mış? Siz içme bir daha diyince bırakabilmiş mi sigarayı ; yoksa evlenince bırakıcam sözü mü vermiş? Arkadaşlığın, dostluğun, sevginin, aşkın vs vs tüm iyi erdemlerin tek ve "gerçek" ölçülme yöntemidir fedakarlık, gerisi de boş romantikliktir.

CAN DOSTUM(ne dersiniz gerçek hayatta da ‘candostum’ var mıdır?)

Çarşamba, 19 Kasım 2008

Bir zamanlar zengin olan Sezgin ile fakir olan Ferhat çok iyi arkadaşlardı. Adeta can dostuydular. Günün birinde Sezgin Ferhat’a "benim için canini verir misin?" dedi. Ferhat hiç düşünmeden "seve seve veririm" dedi. Bunun üzerine Sezgin Ferhat’tan nisanlısını istedi. Ferhat ise nisanlısından ayrılıp, Sezgin’i onunla evlendirdi. Aylar sonra Ferhat bir şanssızlık eseri isten isinden kovulmuştu. Aklına ilk gelen can dostunu aramak olmuştu. "Fabrikasında bana bir is verir" diye düşündü ama hiç bir şey düşündüğü gibi olmadı. Dostunu görmeye gittiğinde o kendini yok dedirtti ve o günden sonra

Ferhat dostluğunu bitirmeye karar verdi. Bu düşünceyle yolda giderken ölmek üzere olan bir adama rastladı ve onu hastaneye götürdü. Şans eseri adam kurtuldu ve servetinin yarısını Ferhat’a verdi. Ferhat servetin yarısını alarak zengin oldu. Can dostu olan Sezginin köşkünün karsısındaki köşkü aldı.
Orada hayatini sürdürürken bir gün kapıya bir kadın geldi. Bir lokma ekmek dileniyordu. Ferhat bu kadına acıyarak evin islerini yapması için yanında çalışmasını teklif etti. Günler birbirini kovaladı ve Ferhat’la bu kadın ana oğul gibi oldular ve bu kadın samimiyete dayanarak O’nun sevdiği bir kadın olup olmadığını sordu. Ferhat "hayır" cevabini verince tanıdığı bir kız olduğunu ve isterse onunla tanıştırabileceğini söyledi. Ferhat onu kırmamak için tanışmayı kabul etti. Ferhat ile kız tanıştıktan sonra birbirlerini sevdiler ve evlenmeye karar verdiler. Herkese haber vermişlerdi.Karşıki köşk hariç, ama Ferhat dayanamayarak karşıki köşke de haber gönderdi. Düğün günü gelmişti. Ferhat sevdiği kız ile dans ederken birden karsısında eski can dostunu gördü. En sonunda dayanamayarak mikrofonu eline aldı ve su sözleri söyledi;

_______-"Bir zamanlar bir can dostum vardı bir gün benden nisanlımı istedi verdim. Ama ben ondan bir is istediğimde kendini yok dedirtti. O artık benim can dostum değildir" dedi.
Sezgin de bu sözlere dayanamayarak mikrofonu eline aldı ve su sözleri söyledi;
_______-"Bir zamanlar benim bir can dostum vardı. Nisanlısı kötü yola düşmüştü. Ondan nisanlısını isteyerek namusunu kurtardım. Bana is istemek için geldiğinde kapımda isci konumuna düşmesin diye kendimi yok dedirttim. Babamı yolunda hasta yatırttım. Servetimin yarısını O na verdim. Annemi kapısında dilenci yaptım. En sonunda kardeşimle tanıştırdım. Su an da evlendiği kişi benim kız kardeşim. O hala benim
CAN DOSTUM …

Öfkeyi-kontrol- etme-yöntemleri

Salı, 18 Kasım 2008

Bazen işler yolunda gitmez ve cinlerimiz tepemize çıkar ve sinirimizi
başkasından çıkartırız! Ama böyle durumlarda sinirimizi tanıdığımız
birinden değil de, hiç tanımadığımız birisinden çıkartmak daha iyidir.

Bir gün arkadaşıma telefon edecektim, numarayı çevirdim, bir erkek

‘alo?’
dedi, ben ‘Zeynep’i aramıştım’ deyince, adam bağırarak ’s…..git lan, doğru
numarayı çevir!’ demez mi! Bir insanın bu kadar kaba olabileceğine
inanamadım. Sonra gerçekten arkadaşımın son iki numarasını şaşırdığımı
farkettim.
Ama birden aklıma bir şey geldi. Bilerek, tekrar yanlış numarayı çevirdim.
Karşıma yine aynı adam çıktı. Ve ‘alo’ deyince,
’sen eşşolueşeğin tekisin’ deyip, telefonu yüzüne kapattım. Sonra o
numarayı yazıp yanına ‘eşşolusu’ diye not ettim.O günden sonra, ne zaman
bir şeye sinirlensem, öfkelensem, eşşsolusu’nu çevirip, ’sen eşşolueşeğin
tekisin’ deyip kapatıyor ve rahatlıyordum.
Bir gün alışveriş merkezinde tam park yeri bulmuşken, siyah bir BMW benim
saatlerdir beklediğim yere girmez mi! Korna çaldım ama aldırmadı, arka
camında ’satılık’ ilanı ve telefon numarası vardı. Hemen numarayı not
ettim. Eve dönünce, numarayı aradım, karşıma bir adam çıktı.
‘Siz, siyah satılık BMW’si olan kişi misiniz?’
‘Evet’
‘Arabayı nasıl görebilirim?’
‘ Suadiye, Akın sokak, 34 numara, araba tam evin önünde duruyor’
‘İsminiz?…’
‘ Mehmet…..’
‘Ne zaman müsait olursunuz Mehmet Bey?’
‘Her akşam 6′dan sonra evde olurum’
‘Sana bir şey söyleyeceğim Mehmet..’
‘Evet?…’
‘Sen eşşolueşşeğin tekisin’
Ve telefonu yüzüne kapattım, onun numarasını da yazdım ve yanına ‘eşşolusu
2′ diye not aldım.
Bundan sonra iki tane eşşolusu vardı. Bir gün eşşolusu 1′i aradım. Telefonu
açıp da ben ‘Sen eşşolueşeğin tekisin’ der demez, ‘Senin kim olduğunu bir
bulursam…’
‘Ne yaparsın?’
‘Kıçına tekmeyi yiyeceksin!’
‘O zaman sana adresimi vereyim de gel’
‘ Ver de gör gününü!..’
‘Suadiye, Akın sokak, 34 numara, siyah bir BMW var kapıda..’
‘Hemen geliyorum, son duanı etmeye başla!’
‘Hah, hah ödüm koptu’ deyip telefonu kapattım. Sonra ‘eşşolusu 2′ yi
aradım, ona da ’sen eşşolusueşeğin tekisin’ deyince, çok kızdı, kim
olduğumu bilse beni öldüreceğini söyledi, ona ‘öyle mi, birazdan geliyorum,
bekle’ dedim.
Ve hemen polisi arayıp, Suadiye, Akın sokak 34 numarada oturan gay
sevgilimi öldürmeye gittiğimi söyledim. Peşinden magazine meraklı bir tv
kanalını arayıp, aynı adresi verip, travestilerin çıngar çıkardığını,
ortalığı birbirine kattığını söyledim! Ve sonra arabama atlayıp, olacakları
izlemek için aynı adrese doğru sürdüm. Tam zamanında gitmiştim, iki
‘eşşolusu’ birbirlerine girmişken, altı-yedi polis onları ayırmaya
geliyordu, tv kameramanları da olayı görüntülüyorlardı .
Kendimi çok iyi hissettim. Öfkeyi kontrol etme mekanizması çok işe
yaramıştı.

ALINTIDIR…