‘Alternatif Tıp’ kategorisi için Arşiv

Bu kuruyemişler faydalı

Pazartesi, 24 Kasım 2008

Kuruyemişlerin pek çok yararı var. Örneğin beyaz leblebi zayıflamaya yardımcı oluyor. İşte kuruyemişler ve faydaları…

Badem
Beden ve zihin yorgunluğunu giderir. Böbrek ,mesane ve tenasül yollarındaki iltihapları giderir. Baş ağrısı karaciğer ve böbrek ağrılarını hafifletir.

Fındık
Vücuda kuvvet verir. Kalp rahatsızlıklarının en önemli nedeni olan yüksek kolestrolün düşürülmesinde en önemli ilaçtır. (%25.2 oranında)İnsan vücuduna yaralı kalsiyum, demir, karbonhidrat, yağ ve çinko ile ****bolizmayı düzenler, kemiklerin gelişmesini sağlar.E vitamini açısından zengindir. Kansızlığa karşı koruyucu etki yapar.Kanser yapıcı etmenlerin oluşmasını önler yada oluştuktan sonra onları etkisiz hale getirerek vücudu korur.

Antep fıstığı
Antep fıstığında kolesterol yoktur. Kandaki kolesterol seviyesini düşürür. Kroner kalp hastalığı riskini azaltır. Antep fıstığı, protein yönünden 2 kat,fosfor yönünden 4 kat etten daha üstündür.İnce bağırsakta glikoz emilimini azaltır ve kan şekerinin yükselmesini önler.

Yer fıstığı
Vücudun gelişmesini sağlar. Beden ve zihin gücünü arttırır.Göğsü yumuşatır. Öksürük söktürür.

Kabuklu yer fıstığı
İçeriğinde sabit yağ ve proteinli maddeler vardır. Böbrek ve safra kesesi ağrılarını hafifletir.

Beyaz leblebi
Mide suyunu çekmede ve zayıflamak isteyenler için açlıklarını bastırmada önemli bir işleme sahiptir.

Sarı leblebi
Hammaddesi nohuttur.Vücudu kuvvetlendirir. Anne sütünü arttırır.

Ayçekirdeği
Ayçekirdeğinin içeriğindeki yağ damar sertliğini giderir. Kalp, sinir hastalıklarını önler. Bol E vitamini ve protein içerir. Cinsel gücü arttırır. İktidarsızlığı önler.

Kabak çekirdeği
Mükemmel bir kurt ilacıdır. Günde çocuklarda 10-15 adet,büyüklerde 20-30 adet kabak çekirdeği yenmelidir.Tenya solucanlarını gidermek için de kabak çekirdeği iyi bir ilaçtır.

Mısır
Yüzde 18.3 gibi yüksek oranda lif içerir. Mısırın içeriğindeki yüksek karbonhidrat enerji seviyesini yükseltir. İçinde protein, kalsiyum,demir,fosfor, A vitamini bulunur.
——————————————————————————–

ama az az sık sık tüketiyoruz kızlar yoksa kilolar alır başını gider alim Allah

Yağlardan kurtulmak için küçük bir öneri

Salı, 11 Kasım 2008

slm kızlar yağlardan kurtulmak için sizi ender sarac tavsiyeli bır sey önerım bir ölçü tere tohumu ve ıyı kalıtelı bal bunları karıştırıp macun halıne getırıp kavanoza kayun ve sabahları ac karnına nohuttan az daha buyuk bır parca ( yagı cok olanlar fındık buyuklugunde) bir bardak ılık suyla ıcın dıyette yagların cozulmesını kolaylastırıcak

Deniz tuzu

Salı, 11 Kasım 2008

Mutfaklarda bulundurduğumuz tuz rafine tuz yani NaCl(sodyumklorur) sağlığımıza
çok zararlıdır.
Doğal tuz yani kaya tuzu veya deniz tuzu çok yararlı ve şifa kaynağıdır.
Mesela sofra tuzu diye yediğimiz bir zehirden başka bir şey değil… Tuz sandığımız tuz değil.. Gerçek tuz doğada kaya tuzu ve deniz tuzu adı altında bulunur doğal tuz kimyasal olarak çok daha fazla elementten oluşuyor ve içinde NaCl ile birlikte 84 element bulunur. Sofra tuzu ise, sanayide kullanılan tuzdan artanı bazı işlemlerden geçirip, NaCL’rü alıyorlar ve içinde bir dolu katkı maddesi ile önümüze koyuyorlar. Nerde doğal tuz, nerede sofra tuzu denen zehir.. Oysa vücudumuz Tuz+Su’dur. Su ve tuz hayatımızın en önemli maddeleridir. Bir çok tedavi yöntemi su ve tuzla yapılır.Doğal tuzda fizik bedenimizde de bulunması gereken tüm elementler mevcut. Ve vücudumuzda herhangi bir element eksik olduğunda da bunun tuzda mevcut olduğunu biliriz.

Doğal Rafine Edilmemiş Deniz Tuzu mu? Rafine Sofra Tuzu mu?Doğal rafine edilmemiş deniz tuzu insan vücudu için gerekli minerallerin çoğunu gerekli oranlarda içermektedir. Doğal tuz vücut sıvılarının hücrelerden serbest geçişine yardımcı olurken, rafine tuz sıvıların geçişini engelleyerek kronik böbrek sorunlarına neden olabilmektedir. Rafine edilmemiş ve işlem görmemiş doğal deniz tuzu sağlık için önemlidir. Doğal deniz tuzu daha iyi bir tada sahip olduğu gibi vücuda gerekli mineral ve iz minerallerini de sağlayabilmektedir.

Artık tıp bile tuzsuz beslenmemizi öneriyor. Ve gerçekten de bu söz konusu tuzdan mümkün oldugunca az almaliyiz. Yine de bedenimizin tuz ihtiyaci oldugu için günde 0,2 g tuz almaliyiz. Fakat diger rafine gidalardan dolayi zaten istemeyerek 12 gr. A kadar günde tuz almis oluyoruz. Tuzun bedendeki fonksiyonu, bedenimizin fiziksel anlamda bir arada tutulabilmesi , osmoz isleminin çalismasini saglamasidir. Aksi taktirde 100 litre su bile içseniz, bedeninizde tuz olmayinca yine de susuzluktan ölürsünüz, çünkü tuzun sayesinde aldiginiz su hücrelerinize baglanabiliyor, hücreleriniz elektrigine kavusuyor ve düşündüklerinizi uygulamaya imkan buluyorsunuz. Ve bedeninizdeki tuz oranı da sizin düşünme kapasiteniz ve şuur derecenizle eşdeğerdir.

Rafine tuz vücudumuzda birikir. Tuzun bir kısmı damar duvarları, arterler, beyin, idrar yolları, cinsel organlar, bez sistemleri veya kemiklerin eklemlerinde birikerek problemlere yol açabilmektedir. Sonuçta bu bölgelerin kırılgan olmasına ve hayati vücut fonksiyonlarının zayıflamasına neden olabilmektedir.Modern tıbba göre tuz yani sofralık rafine tuz (NaCl) alkol ve sigara gibi diyetten uzaklaştırılması gereken bir madde olarak görülür ve yüksek tansiyonun en önemli sebeplerinden biri olarak kabul edilir. Yüksek tansiyon ve kalp hastaları için düşük tuz diyeti rafine tuzlar için geçerlidir. Doğal deniz tuzu birçok mineral içeren sodyum klorürün birikimini engelleyen ve kan basıncını düşüren bir madde olmaktadır. Deniz tuzu fazla sodyumu uzaklaştırmaktadır. Tuz diyeti/azlığı aynı zamanda insanlarda hücre dejenerasyonu ve yaşlanmasını hızlandırmakta ve biyokimyasal açlığa neden olmaktadır. Tuz azlığı böbrek zayıflığı, karaciğer stresi ve adrenal tükenmesine yol açabilmektedir. Ayrıca kalp kasları kapakçıklarının yorulması olabilmektedir. İyi doğal deniz tuzunun iyileştirme gücünün C ve E vitaminleri ve diğer besinlere eşit olduğu savunulmaktadır.

Tuz olarak tanımladığımız NaCl’nin bedenimiz üzerinde yüksek agresiviteli bir etkisi vardır. Deri ve genelde böbrekler, bu NaCl’yi tekrar ayrıştırmamızı sağlarlar. Ancak yaşımız ve bünyemize göre sadece belirli bir miktarını ayrıştırabiliriz, günde yaklaşık 5-7 gramını, daha fazlasını değil. İlginç olanıysa, bizim günde sadece endüstriyel gıdalardan, yani konservelenmiş gıdalar olan hazır gıdalardan 12-20 gram NaCl aldığımızdır ki, henüz bunun içinde kendimizin kattığı tuz yoktur. Bu şekilde bedenimize ayrıştırabileceğimizden çok daha fazla NaCl almış oluruz. Bedende ayrıştırılamayan kalan NaCl’den bedenimiz kendisini bir şekilde korumalıdır, yani bu agresiviteden.

Bedeniniz, ayrıştırılmamış olan tuzu bir şekilde nötralize etmek zorundadır ve bunu “değerli” hücre suyunuzla yapmaktadır. Hücrenizin canlılığını sağlayan şey, bedeninizdeki NaCl’yi izole etmek için, nötralize etmek için şimdi kurban edilmek zorundadır ve her defasında 23 katı miktarla.

Ayrıştırılamayan her gram NaCl yüksek değerli, yüksek yapılı hücre suyunuzun 23 katına başlanmak zorundadır ve bununla birlikte hücreleriniz ölürler, bu şekilde bedeniniz kurur. Ve sonrasında aynı ilkbaharda bodrumunuzdan çıkardığınız elmaya benzersiniz, kırışıktır ama hala elmadır, işte bu da bizim yaşlanma sürecimizdir.Örn.sofra tuzunun iyi serpilebilmesi için alüminyumhidroksit ilave ediliyor. Ve bu tuzu çocukluğunuzdan itibaren yiyorsanız, Alzheimer hastalığına yakalanmama şansınız da çok düşüyor. Beyninizde sinir iletişim hatlarında içtepiler iletilemedikçe, adınızı bile hatırlayamazsınız. Ve siz tekrar gerçek doğal tuz almaya başladığınızda, bedeninize ihtiyacı olanı, eksik olanı sağlayarak kendinizi şifalandırırsınız.
İyi tuz yüzde 100 el ile hasad edilmiş, beyazlatılmamış, kekleşme reaktifleri ilave edilmemiş, yıkanmamış, düşük sodyum klorür seviyeli, katkı maddesiz, 84 mineral içeren, rafine edilmemiş doğal deniz tuzudur.

Normal Rafine Tuz ve Tehlikeleri
Piyasadaki alışılagelmiş rafine tuz sadece Sodyum ve Klorür ihtiva eder. Bunun dışında Sodyum flüorit, Magnezyum karbonat, Kalsiyum karbonat ve deklare edilmesi gerekli görülmeyen büyük bir miktar E-numaraları* gibi maddelerle “zenginleştirilmiştir”. Serpilme ve akıcılık yeteneğini geliştirmek için Alüminyum Hidroksit eklenmiştir. Alüminyum beyinde tortu bırakan hafif metal olup, bu özelliği Amerika Birleşik Devletleri’ nde ortaya çıkan yüksek orandaki Alzheimer hastalığının nedeni olarak görülmesini sağlamaktadır. Bilimsel araştırmaların da teyit etmesi üzerine piyasada sunulan rafine tuzların hemen hemen hepsi, bu konudaki araştırmalarında teyit etmesiyle birlikte alerjik reaksiyona sebebiyet verdiği bilinmesine rağmen iyotlaştırılmaktadır. Ayrıca vücudumuz hiçbir şekilde suni iyot ve flüor karışımlarının çözecek durumda değildir.Rafine tuz agresif bir hücre zehiri olup, vücuttan ilk fırsatta atılmak istenmektedir. Bundan dolayı boşaltım organlarının yoğunluğu artmakta ve vücut arta kalan rafine tuzu izole etmeye ve böylece zararsız hale getirmeye çalışmaktadır. Bunun için gerekli olan su hücrelerden emilerek alınmakta ve canlılıklarını yitiren hücreler ölmektedir. Bunun sonucu olarak ödem ve sellülit olarak bilinen su dokusu oluşmaktadır. Vücut boşaltamadığı her bir gram Sodyum Klorür için 23 kat hücre suyuna ihtiyaç duymaktadır. Ayrıca kemik ve eklem bölgesinde depolama yapılmaktadır. Bunun sonucu nıkris ( gut ), artroz, artrit ( mafsal iltihabı ) vb. romatizmal rahatsızlıklardır. Ayrıca safra ve böbrek taşı oluşumu da söz konusu olabilir.Bunun nedeni vücudumuzun 82 eksik elemente/minerale olan isteğidir. Bu 82 elementin çoğu iz elementleri olup, vücudumuz tarafından çok az miktar gerekir, ancak eksikliği bugün birçok hastalıklara yol açabilmektedir. İnsanlar mineral ihtiyaçlarını iki kaynaktan temin edebilirler: bitkiler ve tuz.Kanımızın ve tuzlu sıvıların kimyasal ve mineral bileşimleri ile deniz suyu arasında şaşırtıcı benzerlikler vardır. Annesinin karnındaki embriyo tuzlu su ile dolu bir kese içinde bulunur. Deniz suyu 84 mineral elementi içerir ve bu elementler insan vücudunda bulunur. Modern bilime göre bu elementlerin 24’ü yaşam için zorunlu olmasına rağmen 84 elementin uygun dengesi iyi sağlıklı vücut için gereklidir. İyon kaybı dengesizliklere, hücre üretme ve büyümede bozulmalara sebep olur. Hücre kayıpları sinir bozuklukları, beyin kusurları, kas hasarları ve hastalıklara neden olur. Bu yüzden kandaki tuz ve iyonların uygun mineral dengesi sağlık için hayati öneme haizdir. Bu kompozisyon çok kesin sınırlar arasında olmak zorundadır.Bir çok hastalıklar ve kötü sağlık şartları mineral eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bu minerallerin çoğu deniz tuzunda bulunmaktadır. Bugün kullanılan tuzların çoğu büyük endüstriyel firmalarca üretilmektedir. Üretilen tuzun %93’ü sanayi proseslerinde ve %7’si besin olarak kullanılmaktadır. Tuz ya geniş yer altı yataklarından ya da deniz/göl sularından rafine edilerek elde edilmektedir. Tuz içindeki safsızlıkları uzaklaştırmak ve mineralleri çıkararak tuzu daha çekici ve homojen yapmak için rafine edilir. Rafinasyon ile tuzun görünümü güzel ve akışı kolay olur, ancak içerdiği 84 minerallin 82’si uzaklaştırılmış olur.Deniz tuzu mineraller açısından çok zenginDeniz tuzu 80′e yakın minerali çok dengeli bir oranda ihtiva eder. Çünkü bu tuzun kaynağı olan deniz suyu, kanımıza benzer oranda minerallerden oluşmuştur. Bir tutam deniz tuzu birçok minerali almamızı sağlar.
Turşulara katılan ve yaprakları salamura etmek için kullanılan tuz, deniz tuzudur. Sofra tuzu ile yapılan turşular çok çabuk bozulur ve erir.

Deniz tuzu, akıcı olması veya rutubet çekmemesi için kimyasallarla işlenmiş olmadığından, tuzluktan akmaz. Sofraya getirmek isterseniz herkesin bir tutam alabileceği tabaklara koyabilirsiniz.

Deniz tuzunun başka bir faydası da, radyasyona maruz kalındığında etkili bir banyo malzemesi olması. Küvetinizi suyla doldurup içine yarımşar kilo deniz tuzu ve karbonat ilave edin. 20 dakika bu suyun içinde durduktan sonra serin suyla durulanın.

.Deniz tuzu kadar, kaya tuzu da sağlık açısından değerli ve önemli Deniz tuzu hiçbir şekilde işlenmemiş, rafine edilmemiş, doğal mineral zenginliğini koruyan tuzdur. Sofra tuzu ise rafine edilmiştir, yani bütün mineral zenginliğini kaybetmiş tuzdur.

Aşağıda dini kaynaklardan tuzla ilgili alıntılara dikkat edin.Tabii ki o dönemde rafine tuz olmadığı için Doğal tuzdan bahsedildiğini düşünmek lazım.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

Ya Ali, yemeğe tuz ile başla!) [Şir’a]

Yemeğe tuz ile başlayıp tuz ile bitirenin vücudundan Allahü teâlâ yetmiş hastalığı giderir.) [R.Nasıhin]

Tuz, katıkların büyüklerindendir. (Hz. Muhammed s.)

Ya Ali, yemeğe tuz ile başla ve tuz ile bitir. Çünkü tuz, yetmiş derde devadır. Onların en küçüğü delilik, cüzam ve alaca hastalığıdır (Hz. Muhammed s.)

Böğürtlenle Gelen Güzellik

Salı, 11 Kasım 2008

Artık "yabani" meyve olmaktan çıktı. Bir çok çiftlikte ıslah edilmiş yabani böğürtlen tarlalarına rastlayabiliyoruz..

Sayısız yararları keşfedildikçe artık kapalı kutularda suyu da satılmaya başlandı. Çünkü Özsuyunda organik asitler, mineraller ve vitaminler bulunan bir meyve böğürtlen. Hafızaya da iyi geliyor. Yaprağından yapılan çay ağız yaralarını iyileştiriyor. Kanı temizleyici etkisi de var. Suyu aynı zamanda ishalleri geçirmede faydalı.

Çiçeklerinden el losyonu elde edin

Herbalist Tarkan Güveloğlu, antioksidan zengini bir meyve oldugunu söylüyor Böğürtlenin. Cildi güzelleştiren bir meyve olduğuna dikkat çekiyor.. İçinde çok fazla miktarda C vitamini bulunuyor.

Çiçekleri kaynatıldığında güzel bir vücut ve el losyonu elde ediliyor! Öte yandan meyvesi canlılık veriyor. Zindelik kazandıracak yegane meyvelerden biri. Damar sağlığına da olumlu etkisi var. Zayıflama sürecine girenler de yemeli bu yemişi. Kan şekerini etkilemiyor çünkü! İçeriğindeki doğal sekerler sayesinde kan şekerini dengede bıradan bir özelliği var…

Yaprakları cilt yaralarına iyi geliyor

Tarkan Güveloğlu, bu mucize bitkinin boğaz enfeksiyonlarına ve yaralara da iyi geldiğini söylüyor. Yara iyileştirici etkiye sahip. Şu mevsimde yavaş yavaş taze yapraklarının çıktığını belirtiyor. Böğürtlenin körpe yapraklarını toplayın. (lapa haline getirin) Bu lapayı ciltte yara olan bölgeye sürebilirsiniz.

(alıntıdır)

Bira mayası hapı hakkında bilgisi olan varmı?

Salı, 11 Kasım 2008

arkadaşlar selam
sizlere birşey danışmak istiyorum
bira mayası hapı diye birşey varmış günde 3 kez içiliyomuş
kilo almaya yarıyormuş
aranızda hiç kullanan varmı acaba vede bira mayası hapı yerine
bira mayasının kendisini sulandırıp içsek olurmu
hem vitamin bakımından çok zenginmiş hemde kilo yapıyormuşşşşş

Yara izi geçirici bitki

Salı, 11 Kasım 2008

Kızlar benim 3 sene önceki ameliyatımdan kalma bir yara izim var. onu geçirici bir yağ ya da ot var mı bildiğiniz :(

Kefir: Kafkasya’dan Gelen Sağlık Mucizesi

Salı, 11 Kasım 2008

KAFKASYADAN GELEN SAĞLIK MUCİZESİ
çııÖÖçşGıpı (Kefir) İle İlgili Bilgiler:

Kefir kültüre edilmiş, birçok sağlık unsuru içeren ayran benzeri bir içecektir. Kefir ekşi ve ferahlatıcı tadı ile ayrana, yoğurtta bulunan maya ve bakterilerin bağırsak siteminde tutunma özelliği olan ‘probiyotik’ yapıları ile de yoğurda benzemektedir. Kefirde doğal olarak yer alan bakteriler ve mayaların simbiyotik etkileşimi sonucu oluşan yapılar bu içeceğin düzenli tüketilmesi durumunda sağlık açısından faydalar içermektedir. Değerli vitamin ve mineraller ile yüklenmiştir, kolay sindirilebilir proteinler ve doğal antibiyotik özellikler içermektedir.

Kefirde yer alan çok miktardaki yararlı maya ve bakteriler, kültüre edilme işleminden sonra ortamda bulunan laktozun tamamına yakınını yapılarında bulunan laktaz enzimi ile tüketirler. Böylece laktozu tolere edemeyen kişiler bu şekilde kefiri rahatça tüketirler.

Kefir çok farklı sütler ile örneğin inek, keçi, koyun, hindistancevizi, pirinç ya da soya sütleri ile yapılabilir. Yapısal olan mukoz benzeri özelliği, sindirim sisteminde yararlı bakterilerin kolonizasyonunu kolaylaştırır.

Kefir, tanecik (grain) adı verilen jelatinimsi beyaz ya da sarı partiküllerden oluşmaktadır. Bu tanecikli yapı kefiri diğer süt ürünlerinden ayırmaktadır. Bu tanecikler bakteri/maya karışımı kazein (süt proteini) ve kompleks şekerler ile küme halini almaktadır. Bazı taneciklerin fermentasyon işlemleri sonucunda el avucuna sığabilecek büyüklüklere ulaştığı bilinmektedir. Tanecikler yapısında bulunan yararlı organizmalar ile sütü fermente ederek kültüre edilmiş ürüne dönüştürmektedir.

Yoğurt ve Kefir arasındaki farklar nelerdir?

Her iki üründe kültüre edilmiş süt ürünleridir ama farklı türde faydalı bakteri içermektedirler. Yoğurdun içermiş olduğu bakteriler sindirim sistemini temiz tutarak burada konakçı olan diğer faydalı organizmalar için besin sağlamaktadır. Kefir bu özelliklere artı olarak yoğurdun sahip olmadığı sindirim sistemini kolonize etme özelliğine de sahiptir.

Kefir yoğurtta bulunmayan birkaç faydalı bakteriyi de içermektedir, Lactobacillus caucasus, Leuconostoc, Acetobacter türleri ve Streptococcus türleri. Aynı zamanda vücut için yıkıcı patojen özellikte olan mayaların gelişimini kontrol altına alan ve elimine eden Saccharomyces kefir ve Torula kefir gibi mayaları da içermektedir. Sindirim siteminde zararlı bakteri ve mayaların bulunduğu ortamda mukoz asta yapı oluşturarak ortamı temizler ve bağırsakların direncini artırır. Bu nedenle vücut gerek Escherichia coli gibi patojenlere gerek bağırsak parazitlerine karşı daha dirençli hale gelir.

Kefirde bulunan bakteri ve mayalar tam olarak parçalanmamış besinlerin sindirimine yardımcı olarak besin kaybını önlemekte, bu sayede kolonu temiz ve sağlıklı tutmaktadır. Kefirin yoğurda kıyasla daha ince tanecikli yapıda olması sindiriminin kolay olmasını sağlamakta bu sayede de gerek bebekler gerek rahatsız yaşlılar ve sindirim bozukluklarına sahip olanlar için kullanımını kolaylaştırmaktadır.

Besin Değeri

Kefir, vücudun temel fonksiyonlarında ve çeşitli faaliyetlerinde kullanılan mineraller ve esansiyel amino asitler bakımından zengindir. Kefirde bulunan proteinler kısmi sindirimi yapılabilen ve bu nedenle vücut tarafından kolay değerlendirilebilir yapılardır. Kefirde bol miktarda bulunan ve esansiyel amino asitlerden bir tanesi olan triptofanın, mineral maddelerden kalsiyum ve magnezyumun sinir sitemi üzerinde rahatlatıcı etkisi olduğu bilinmektedir. Vücudumuzda en çok bulunan ikinci mineral madde olan fosfor, hücre gelişimi ve enerji ihtiyacının karşılanması için karbonhidratların, yağların ve proteinlerin kullanımında kolaylık sağlamaktadır.

Kefir, B12, B1 ve K vitamini bakımdan da zengindir. Bu vitaminlerin yeterli alınması durumunda gerek böbrek, karaciğer ve sinir sistemine gerekse deri rahatsızlıklarına sayısız fayda sağladığı bilinmektedir.

Sağlık açısından Kefir

Kefirin diyetimizde düzenli olarak tüketiminin sayısız faydaları bulunmaktadır. Kolay sindirilebilir olması, bağırsakları temizlemesi, faydalı bakteriler ve mayalar, vitaminler ve mineraller, ve proteinleri içermesi. Kefir dengeleyici bir gıdadır. İçerdiği yapılar ile bağışıklık sisteme yardımcı olduğu, AIDS gibi rahatsızlıkların kötüye gitmesini yavaşlatmak, aşırı yorgunluk sendromuna, herpes ve kansere karşı olumlu etkilerinin olduğu belirtilmektedir. Sinir sistemi üzerine olan sakinleştirici etkisi nedeni ile uyku bozuklukları, depresyon ve hiperaktivite rahatsızlıklarında kullanılmaktadır.

Neden Kefir tüketmeliyim?

* Çünkü Kafkasya Kültürü’nün bir öğesidir

* Pahalı olmayan bir gıdadır

* Dünyanın farklı yerlerinde Kronik Yorgunluk Sendromu, Astım, Deri Rahatsızlıkları ve antibiyotik tedavisinden sonra iç eko-sistemin temizlenmesinde kullanılmaktadır

* Çok şeker ve şekerli gıda tüketen çocuklar için faydalıdır

* Doğal sakinleştirici ve antibiyotiktir

* Hamile kadınlar, hemşireler, yaşlılar için kompleks bir gıdadır

Kefirin saklanması
Kefirin çok ekşi olmayan tatlıya yakın bir tatta içilmesi isteniyor ise taze olarak bir iki gün içerisinde tüketilmesi önerilir. Kefir ağzı kapalı bir kapta hafta hatta aylarca buzdolabında saklanabilir. Özellikle laktozu tolere edemeyen kişilere önerilebilecek olan, buzdolabında saklanan kefir tüketildikçe üzerine taze olanlardan eklenmesi ve bu şekilde tüketilmesidir.

Meraklısına

Dolapta bekleyen kefir sağlık açısından bir olumsuzluk etmeni oluşturmaz. Düşük sıcaklıklarda bile, içerisinde bulunan Acetobakteriler tarafından üretilen asetik asit nedeni ile ekşiliğin artmasına neden olur. Hatta bir araştırmada bir yıl boyunca bekletilen kefirin tadının biraz ekşi olduğu ve içerisinde yer alan mayalar nedeni ile alkol miktarını % 4 civarına çıktığı belirtilmiştir.

Kefir yapmaya bir süre ara vereceğim, nasıl saklarım?

Kefir tanelerini bir kaç ay kullanmayacaksanız;

* Kefir tanelerini temin ettiğinizde saf su içerisinde küçük bir kapta ya da kurutulmuş halde olacaklardır. Kefiri kullanmayacağınız zaman bir kabın içerisine saf suyu koyarak ve taneleri de içerisine ilave ederek buzdolabında (+4 C) saklayabilirsiniz.

Kefir tanelerini donduracak iseniz,

* Kefir tanelerini soğuk saf su ile yıkayın (suyun klorsuz olmasına dikkat edin), temiz ve beyaz bir havlu ile düzgünce üzerindeki nemi bastırmadan uzaklaştırın. Taneleri bir poşet ya da kutu içerisine koyun ve taneleri tamamen kapatacak kadar süt tozu ilave edin ve buzluğa kaldırın. Bu şekilde bir yıla yakın bir süre saklayabilirsiniz.

Kefir tanelerini Kafkasya’da yapıldığı gibi kurutacak iseniz;

* Kefir tanelerini soğuk saf su ile yıkayın, temiz ve beyaz bir havlu ile düzgünce üzerindeki nemi bastırmadan uzaklaştırın. Tanecikleri beyaz kağıttan kese içerisine koyup yoğun güneş altına bırakın. Tanecikleri burada sıcaklık, nem ve tanecik boyutuna bağlı olarak bir iki gün içerisinde kuruyacaklardır. Kuruyunca renkleri sarıya dönebilir bu gayet normaldir. Kuruyan taneleri ağzı sıkıca kapatılabilen bir kaba koyup soğuk bir ortam ya da buzdolabında 1- 1.5 yıl civarında saklanabilir.

Saklanan kefir tanelerinin aktivitesini geri kazandırmak için ne yapmalı ?

Farklı nedenler ile kefir taneleri aktivitelerini kaybetmiş olabilirler. Onları tekrar aktive edebilmek için;

Kefir tanelerini dondurmuşsanız;

* Dondurulmuş olan taneleri soğuk su içerisine koyun. Bu şekilde süt tozundan ayrılabilsin. Sonrasında bir kap içerisine tanelerin üzerine 1/3 oranında olacak şekilde süt ilave edin ve 24 saat beklemeye bırakın. Eğer pıhtılaşma istenen düzeyde olmaz ise bu işleme her 24 saatte sütün miktarını her seferde artırarak devam edin. Bu işlem üç-dört gün sürebilir. İstenen aromaya ve yapıya ulaşıldığında kefir taneleri sütü işlemek için hazır demektir.

Kurutmuşsanız;

* Tanecikleri bir kaba alıp üzerine 1/3 oranında süt ilave edin. 20 - 24 saat sonra eski aromaya ulaşmış ise taneler hazırdır. Eğer değil ise, yukarıdaki gibi artan miktarlarda süt ilave ederek bu işleme devam edin. 2 - 7 gün arası tazelemeden sonra taneler hazır hale gelecektir.

Not: Kefiri aktive etme aşamasında elde edilen kefiri içmeyiniz.

çııÖÖçşKefir, dünyanın çok değişik bölgelerinde tüberküloz, kanser ve gastrointestinal bozukluklar gibi hastalıklarda tedaviyi destekleyici unsur olarak geniş çapta kullanılmaktadır. Bugüne kadar kefirin gastrointestinal rahatsızlıklar üzerine etkilerinin araştırıldığı çok sayıda çalışma yapılmıştır. Ayrıca son yıllarda kefirin bazı kanser türlerini kontrol etme özelliği, kolesterol düşürücü etkisi ve bağışıklık sistemiz üzerine etkileri ile ilgili olarak pek çok çalışma yapılmış ve bu yönde olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Bu derlemede kefirin sağlık üzerine etkileri ile ilgili son yıllarda yapılan çalışmalara değinilerek kefirin fonksiyonel gıda özelliği değerlendirilecektir.
Giriş
Kefir, kefir taneleri kullanılarak laktik asit fermantasyonları sonucu elde edilen, çok eski geçmişe sahip, fermente bir süt ürünüdür. Uzun zamandan beri Kafkasya’da bilinmekte ve yöre halkı tarafından geleneksel olarak üretilip tüketilmektedir. Kafkasya’da, deri tulumlar yada meşeden yapılmış fıçılar içinde üretilen kefirin besleyici değeri ve fizyolojik özelliklerinin anlaşılmasından sonra 19. yüzyılın sonlarına doğru Doğu ve Orta Avrupa ülkelerinde de üretilmeye başlandığı belirtilmektedir.
Kefirin Tanımı
Kefirin bileşiminde %1 kadar süt asidi ( Marshall ve Cole, 1985; Karagözlü, 1990 ). İçerdiği CO² nedeniyle köpüren bir yapıya sahip olan kefirin pH ’sı yaklaşık 4.0 civarındadır. ( Marshall ve Cole, 1985;Duitschaever ve ark, 1987; Karagözlü, 1990 ). Kefirin duyusal niteliklerini içerdiği, laktik asit, oksalik asit, a-ketoglutarik asit ve bazı uçucu yağ asitlerinin yanı sıra az miktardaki CO² ve laktik asit bakterileri ile mayaların oluşturduğu, fermantasyon sonucu açığa çıkan diğer bazı aromatik birleşikler (asetaldehit ve asetoin) belirlemektedir. ( Güzel- Seydim , 2000; Anonim, 2001 ). Kefirin keskin asit tadı ve mayamsı lezzeti mayaların ürettiği CO²’den kaynaklanmaktadır. Zaten kefire tipik lezzetini veren maya florasıdır( Duitschaever ve ark, 1987 ). Kefir, çoğunlukla elde edildiği şekilde taze olarak, bazen de çeşitli besinlere (çorba ve pasta) katılarak pişirildikten sonra da tüketilebilmektedir ( Anonim, 2001).
Kefir Tanesinin Yapısı
Kefir taneleri 0,3-2 cm çapında, irili ufaklı düzensiz şekillerdedir. Tanenin yüzeyi girintili çıkıntılı olup, karnabahar parçalarına benzer, elastiktir, renkleri beyaz yada hafif sarımtıraktır. Taneler, mikrobiyal hücreler, bunların metabolik ürünleri, pıhtılaşmış süt proteinleri ve karbonhidratlardan oluşmuştur ( Libudzisz ve Piatkiewicz, 1990; Garrote ve ark., 1997; Beshkova ve ark., 2002 ).
Kefir Tanesinin Mikroflorası
Kefir tanelerinin mikroflorası bir çok bakteri ve mayanın kompleks bir şekilde birleşmesiyle oluşmuştur. Homofermantetif laktobasiller (Lactobacillus kefir) bakteriyel floranın en önemli bölümünü oluştururlar. Son yıllarda kefirde yeni bir Laktobasil türü olan L. Kefiranofaciens tanımlanmıştır. Kefir tanesinin dış polisakkarit katmanının daha ziyade bu bakteri tarafından üretildiği bilinmektedir. “Kefiran” olarak bilinen bu polimer, eşit oranlarda glokoz ve glaktoz içermektedir ve kefir tanesinin en az %25’ini oluşturmaktadır( Neve,1992 ). Kefir tanesinde laktobasillerden başka homofermentatif ve heterofermentatif laktik asit streptokokları (laktokoklar, lökonostoklar) ve asetik asit bakterileri ile, laktozu fermente edebilen ve fermente edemeyen mayalar (kluyveromyces marxianus, Torulaspora delbrueckii, Saccharomyces cerevisiae, Candida kefir vb.) da bulunmaktadır( Duitschaever ve ark, 1987; Neve,1992; Garrote ve ark., 1997; Anonim, 2001).
KEFİRİN BESLENME DEĞERİ VE SAĞLIK ÜZERİNE ETKİLERİ
Kefirin Beslenme Değeri
Kefir sütten yapıldığı için, süt içindeki yağ, laktoz, mineral maddeler ve vitaminler gibi besin maddelerinin hepsini yapısında bulundurmaktadır. Hatta oluşumu sırasında bazı vitaminlerin sentezlenmesi, proteinlerin ve laktozun kısmen parçalanması, kefirin beslenme değerini artırmaktadır (Libudzisz ve Piatkiewicz, 1990). Kefirin yapısında bulunan mikro organizmalar sütte meydana getirdikleri değişikliklerle onu daha kolay sindirilir hale getirirler. Böylece kefirdeki besin elementlerinin vücut tarafından daha kolay emilimi sağlanır. Özellikle sütteki laktozun, laktik aside dönüşmesi nedeniyle kefir, laktoz-intorelant kişiler tarafından oldukça zengin bir süt ürünüdür(Anonymous, 1998).
Kefir Kullanımının Sağlık Üzerine Etkileri
Kefir, dünyanın çok değişik bölgesinde tüberküloz, kanser ve gastrointestinal rahatsızlıklarda tedavi amaçlı olarak geniş çapta kullanılmaktadır(Çevikbaş ve ark., 1994).
Kefirin Kanser Üzerine Etkileri
Son yıllarda kefirin kanseri kontrol etme etkisi üzerine çok sayıda çalışma yapılmış ve bu çalışmalardan olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Japonya’da Shiomi ve arkadaşları(1982), kefir tanesinden izole ettikleri, suda çözünebilir bir polisakkarit olan KGF-C’yi, saflaştırmışlar ve bunu oral yoldan farelere vermişlerdir. KGF-C deney farelerine içme suyunda % 0.02-0.1 oranında yada intraperitoneal olarak(hastanın karın bölgesine enjekte edilmesi) günde 0.05-2mg verildiğinde Ehrlich carcinoma hücrelerinin(deneysel maksatla en yaygın olarak kullanılan ascitic tümörler) gelişmesine %40-64 oranında ve Sarcoma 180 kanser hücrelerinin gelişmesini de %20-90 oranında engellemiştir. Bununla birlikte in vitro (laboratuar ortamı) ancak canlı vücudunda ise (in vivo : canlı ortam) immün sistemi güçlendirerek ve destekleyerek kanserli hücrelerin çoğalmasını önlemiştir.
Başka bir çalışmada suda çözünebilir, kefir tanesinden elde edilmiş olan polisakkarit (KGF-C), 5-200 mg/kg oranında gastrik intubasyon ya da %0.0015 veya %0.03 oranında içme suyu ile birlikte farelere verildiğinde, farelerde %5 picryl chloride duyarlılığın arttığı ve Ehrlich carcinoma hücrelerinin azaldığı görülmüştür (Murofushi ve ark., 1983).
KGF-C oral yolda alındığında tümör büyümesini geciktirici özellik göstermektedir. Bunun yanında KGF-C’nin, oral yoldan alınmasından sonra gecikmiş-tip hiper-duyarlılık (delayed-type hypersensitivitiy:DTH) üzerine etkisi de farelerde test edilmiştir. KGF-C vücudun DTH tepkisini attırmıştır. Sağlıklı farelerde DTH tepkisi ile anti-tümör aktivitesi arasında önemli bir bağlantı olduğu gözlemlenmiştir( Zubillaga ve ark., 2001).
Başka bir çalışmada yoğurt ve kefirin anti-tümör aktivitesi incelenmiş ve bu amaçla BDFI kodlu fareler kullanılmıştır. Ağırlıkları 17 ile 19 g arasında değişen bu farelere 7.2 x 105 düzeyinde Lewis akciğer kanser hücreleri (3LL) sağ koltuk altından deri altına enjekte edilmiştir. Farler, tümör hücrelerinin inokulasyonundan sonra 1. günden itibaren 9. güne kadar her gün pastörize edilmiş yoğurt ve kefirden oluşan karışım ile beslenmişlerdir( 2 g / kg vücut ağırlığı). Tedavi edilmemiş farelere göre oral yoldan kefir alınması 562 ve polissakkarit Kureha (PSK) alınması da %46 oranında 3LL’nin gelişimini inhibe etmiştir. Tümörlü farelerde 14 gün içinde normal farelere göre lökositlerin sayısında 5 ve dalak ağırlığında 4 kat artış görülmüştür. Fakat bu artış kefir ve PSK alımıyla engellenmiştir( Furukawa ve ark., 1990).
Kefirin anti-tümör etkisi üzerine yapılan bir çalışmada ise fusiform kanser hücreleri nakledilmiş farelere intraperitonal yoldan 20 gün süreyle, günlük 0.5 ml kefir verilmiş ve sonuçta tümör boyutunda önemli küçülme gözlenmiştir. Aynı zamanda kefirin tümörsel nekrozun (kangren) ortadan kalkmasında da etkili olduğu saptanmıştır. 0.5 ml kefir ile 20 gün tedavi edildikten sonra, 2 farede tümör hücreleri gözükmezken 5 farede ise tümör boyutlarında küçülme olmuş, 4 farede ise tümör boyutlarında değişiklik olmamıştır. Tedaviden önceki tümör boyutları ortalama 0.06± 0.05 cm³ iken, tedaviden sonraki ortalama değerler 0.02±0.02 cm³ olarak tespit edilmiş ve tümör boyutlarındaki bu azalma istatistiki olarak önemli (p<0.05) bulunmuştur(Çevikbaş ve ark., 1994).
Kefirin İmmün Sistem Üzerine Etkileri
Kefirde bulunan laktik asit bakterilerinin alımından sonra insanlarda ve çeşitli hayvanlarda imnün faaliyetler gözlenmiş ve laktik asit bakterilerinin insan yada hayvan bünyesinde tümörler yada enfeksiyonlara karşı spesifik olmayan direnci artırdığı yada spesifik imnün reaksiyonları kuvvetlendirici bir etki yaptığı görülmüştür. Laktik asit bakterileri imnün sistem üzerine adjuvant etki göstermektedir. Adjuvant madde bir tedavide verilen ilacın etkinliğini artırmak amacıyla kullanılan madde olarak tanımlanmaktadır. İmnün sistem için düşünüldüğünde immün sistemdeki etkisi oral yada parenteral (karın boşluğundan enjekte edilmesi) olarak verilmesinden hemen sonra gözlenebilmektedir.
Oral yoldan alınan laktik asit bakterilerinin insan vücudunda immün sistemin reaksiyonlarını düzenleyici etkisine dair çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Bunlardan birisinde sağlıklı ve gönüllü insanlardan oluşan iki gruptan birincisine Lactobasillus acidophilus’un bir suşu La1, diğer gruba ise Bifidobacterium bifudum’un suşu Bb12 içeren fermente süt ürünü 3 hafta süreyle verilmiştir. Çalışma sürecinde kan örnekleri alınmış ve fermente ürünleri aldıktan hemen sonra limfosit subsets (lymphocyte subsets) yada lökasit fagositik (leukocyte phagocytic) aktivitedeki değişimler saptanmıştır. Limfosit populasyonunda bir değişiklik saptanamamıştır. Bunun tersine in vitro denemede Escherichia coli sp.’nin fogositoz’u her iki fermente ürünün alımında arttırmıştır. Laktik asit bakterilerinin fekal kolonizasyonu ve 6 hafta süreyle aralıksız olarak fermente ürünlerin verilmesi fagositoz’u arttırmıştır. Aynı zamanda fekal laktobasil ve bifidobakteri sayımları tüketim öncesi değerlerine geri dönmüştür. Savunma sisteminin spesifik olmayan, anti-infektif mekanizmaları spesifik Laktik asit bakteri suşlarının alınmasıyla gelişebilir. Bu suşlar belirli yaş guruplarının immün fonksiyonlarını düzeltmek için besinsel takviye olarak verilebilmektedir. Özellikle yeni doğmuş bebekler ve çok yaşlı insanlar gibi immun zayıf insanlarda kullanabilmektedir (Schriffrin ve ark., 1995). Kefir bunun için iyi bir kaynak olarak gösterilebilir. Bundan başka kefir radyasyonun olumsuz etkilerine karşı organizmayı korumak ve bağışıklık sisteminin onarılmasına yardımcı olmak amacıyla da kullanılmaktadır (Anonymous, 1998).
Kefirin Gastrointestinal Rahatsızlar Üzerine Etkileri
Laktoz intorelans kişilerde: Etnik orijine bağlı olmakla birlikte, yetişkin insan popülasyonunun %15 ile %80 arasında değişen oranlarda, bağırsak mukozalarında ß-galaktosidaz (laktaz) aktivitesi düşüktür. Bu durumda, laktozun bağırsağın ilerleyen kısımlarına ulaşmasıyla birlikte ozmotik etkiden kaynaklanan ve tolere edilmeyen bazı belirtiler ve rahatsızlıklar ortaya çıkarmaktadır. Sindirilmemiş laktozun bakteriyel fermantasyonu ile uçucu bazı bileşikler açığa çıkar. Bunlar organik asitler, karbondioksit, metan ve hidrojen olarak sayılabilir. Birçok laboratuar çalışmasıyla laktobasil içeren fermente süt ürünleri tüketildiğinde laktozu bağırsaklarda hidrolizinin arttırılabileceği kanıtlanmıştır(Zubillaga ve ark., 2001).
Patojen bakterilere karşı: Sürekli içildiğinde kefirle birlikte vücuda alınan yararlı bakteriler, özelliklede laktobasiller bağırsaklara yerleşerek, buradaki mikroflorayı düzeltmekle ve ürettikleri asit, hatta antibiyotik bileşiklerle hastalık yapan bakterilerin ortadan kalkmasını sağlamaktadırlar (Anonymous., 1998). Yapılan bir çalışma ile koliform bakterilerin, doğal kefir mikroflorasında bulunan bakteriler tarafından inhibe edildiği gösterilmiştir. Shigella ve Salmonella gibi patojen bakteriler süt ile kefir starteriyle birlikte katıldığında, söz konusu patojenlerin gelişemedikleri görülmüştür (Nefedjeva ve Sedova, 1975). Kefir ishale yol açan E.coli ve Salmonella gibi patojen mikroorganizmalara karşı antimikrobiyel etkisiyle onların gelişimini önlemekte ve ishale iyi gelmektedir (Karagözlü, 1990). Laktik asit bakterileri ve mayaların mikroflorada bulunmalarından dolayı,kefir dış kaynaklı bağırsak mikroorganizmalarına karşı yüksek derecede antibiyotik etki gösterir. Ayrıca kefirdeki bakteriler tarafından üretilen laktik asit, asetik asit ve antibiyotik maddeler, ince bağırsaklarda saprofit bakteriler tarafından oluşturulan bozulma ve çürümeleri önler (Libudzisz ve Piatkiewicz, 1990).
Çeşitli hastalıklar yada antibiyotik tedavisi sonucunda bozulan bağırsak florasının yeniden düzenlenmesi amacıyla kefir tüketilmesi tavsiye edilmektedir. Bunun yanında kefir, bağırsakları çalıştırıp temizleyen, dışkının kolayca dışarı atılmasını sağlayan bir özelliğe sahiptir (Anonymous, 1998).
Kefir, gastrik salgı (mide suyu) ile birlikte Salmonella typhimurium’u 1 saat sonra tamamen inhibe edilebilmektedir. Kefir patojen mikroorganizmaların gelişimini önleyici birtakım antimikrobiyel bileşikleri ihtiva eder ve bu özelliği insan gastrik salgısı ile atmaktadır (Zubillaga ve ark., 2001).
Kefir antibakteriyel aktivitesini daha çok gram-pozitif kokler, Stabhylococcus ve gram- pozitif basillere karşı göstermektedir. Kefir taneleri kefire göre daha yüksek bir antibakteriyel aktivite gösterir. Aynı zamanda kefir Candida, Saccharomyces, Rhodotorula, Torulopsis, Mikrosporum ve Trichopyton türlerine karşı antifungal aktiviteye sahiptir. Elde edilen sonuçlar kefirin antibakteriyel, anntifungal ve antineoplastic (kanser hücrelerinin hızlı çoğalmasını ve tümörlerin büyümesini önleyen yada engelleyen bir ajan) aktiviteleri sahip olduğunu göstermiştir(Çevikbaş ve ark.,1994).
Enterohaemorrhagic E.Coli 0-157 enfeksiyonunun kefir tüketilerek engellenebileceği bildirilmiştir. Enterohaemorrhagic E.Coli 0-157 h7, verotoksin 1 (VT1) ve verotoksin 2 (VT2) üretmektedir. Bu Toksinler de akut zehirlenmeye ve hemolitik üremik sendromu (HUS) gibi komplikasyonlara neden olmaktadır. E.coli 0-157’den kaynaklanan zehirlenmelerden korunmanın bazı yolları vardır. En etkili ve kolay korunma yöntemi ise yoğurt ve özellikle de kefir tüketilmesi bağırsaklarda çok sayıda bifidobakteri ve laktik asit bakterilerinin kolonize olmasını sağlamakta ve E.coli 0-157 enfeksiyonundan insanları korumaktadır(Ota,1999). Ayrıca oral yoldan alınan kefirdeki probiyotik mikroorganizmalar sadece bağırsaklar üzerinde etki yapmakla kalmazlar, aynı zamanda bu bakterilerin bazı suşları diğer organlarda meydana gelen bakteriyel, fungal yada viral enfeksiyonları vücudun immün sitemini stimüle ederek yavaşlatırlar yada tamamen engellerler (De Vrese ve Schrezenmeir,2002).
Helicobacter pylori enfeksiyonunun tedavisinde: Taze kefir mide kaslarının çalışmasını ve midenin daha hızlı boşalma fonksiyonunu teşvik edici etkiye sahiptir. Halbuki süt, peynir altı suyu, süzme peynir, peynir ve tereyağı midenin bu fonksiyonları üzerine inhibe edici bir etki göstermektedir. Mide operasyonları geçirmiş yada Hellicobacter pylori kolonizasyonu olan insanlarda diyet uzmanları bireysel duruma göre diyet uygulamakta ve buna göre kefir tüketimi tavsiye edebilmektedir (Zubillaga ve ark.,2001).
Kefirin Kolesterol Düşürücü Etkisi
Birçok araştırmacı, insanlarda in vivo testlerde fermente süt ürünlerinin ve bunların kültürlerinin kolesterolü asimile edici etkisi olduğuna dair olumlu sonuçlar alınmıştır.
Yapılan bir araştırmada bazı laktik asit bakterilerinin, bifido bakterilerin ve yoğurt kültürlerinin MRS broth besi yerinde boşluk in vitro denemelerde kolesterolü asimile etme yetenekleri test edilmiştir. Streptococcus thermophilus, Lactobacillus delbrueckii subsp, bulgaricus, Bifidobacterium bifidum ve Lactobacillus acidophillus kültürleri ile kolsterolün aktif olarak asimile edildiği saptanmıştır. Laktik asit kültürleri ile yapılan denemelerde de bu kültürlerin kolesterolü asimile edici kabiliyetinin bulunması kefir kültürlerinin de aynı özelliğie sahip olduğunu göstermektedir(Vujicic ve ark., 1992).
Kefirde bulunan laktik asit bakterilerinden Lactococcus lactis subsp.lactis, Lacticoccus lactis subsp. Cremoris, streptococcus lactis subsp. Diacetylactis, streptococcus salivarius subsp. Thermophilus, leuconostoc cremoris, Lactobacillus delbrueckii subsp. Lactis, lactobacillus acidophillus, lactobacillus casei ve Lactobacillus helveticus ve sakarozu fermente edemeyen (invertaz içermeyen) Saccharomyces cerevisiae mayasının suşlarından seçilmiş starter ile üretilen fermente sütün, yüksek kolesterol içerikli diyet verilen farelerde serum kolesterol ve karaciğer yağ konsantrasyonları üzerine etkileri belirtilmiştir. Yüksek kolesterol içerikli diyete bu fermente süt ürününün eklenmesi, farelerde toplam serum kolesterol ve fosfolipid seviyelerini önemli ölçüde düşürmüştür

Yaban mersini

Salı, 11 Kasım 2008

Yaşlanmaya karşı yaban mersini

Bilimadamları, yaban mersininin içindeki antioksidanların, yaşlanma belirtileri üzerinde yavaşlatma etkisi olduğunu ortaya çıkardı. Oriflame’in yaban mersini içeren, tamamıyla doğal bir cilt bakım serisi olan Blueberry, cildi koruma altına alıyor. Aynı zamanda cildin nemlendirilmesine, canlı ve parlak bir görünüme kavuşmasına yardımcı oluyor. Ayrıca serbest radikallerin cilt üzerinde oluşturduğu tahribata karşı korunmada, cilde destek veriyor.

Antioksidan Deposu Besinler

Salı, 11 Kasım 2008

Antioksidanlar, hücrenin yapısında bozulmaya neden olan ve vücut enerji üretirken ortaya çıkan zararlı kimyasalların etkisini azaltarak sağlıklı bir cilt yapısını ve sağlıklı bir yaşlanmayı sağlıyor.

A, C ve E vitaminlerinin de antioksidan etkisi bulunuyor. İşte antioksidan özelliği yoğun olan, cilt ve vücut sağlığımız için mutlaka tüketmemiz gereken bazı besinler.
Somon Balığı:(E vitamini, Selenyum ve Çinko)

Ton Balığı:(E vitamini, Selenyum ve Çinko)

Alabalık:(E vitamini, Selenyum ve Çinko)

Ceviz, Fındık, Ayçekirdeği, Kabak: (E vitamini, Selenyum, Çinko ve Magnezyum)

Brokoli ve Domates: (E vitamini, C vitamini ve bol miktarda antioksidan)

Karpuz: (E vitamini, C vitamini, krom ve çinko)

Yeşil Biber: (C vitamini ve krom)

Havuç: (A vitamininin ön vitamini olan karoten ve C vitamini)

Ispanak: (C vitamini, flavanoid, antioksidanlar)

Tahıl Tohumları: (E vitamini, krom ve çinko) .

alıntı

Bitki kullanımı

Salı, 11 Kasım 2008

Çay Hazırlamak

Haşlayarak Demleme :
Belirtilmiş oranda taze veya kurutulmuş bitki bir cam kaba veya metal olmayan bir başka kaba konur , kaynamaya başlayan su ocaktan alınır ve hazırlanmış olan bitkilerin üzerine dökülür . Taze bitkilerin demlenmesi için fazla beklemeye gerek yoktur (Birbuçuk-iki dakika yeterlidir) . Çay açık renkli olmalıdır : Açık sarı veya açık yeşil . Kurutulmuş bitkilerin demlenmesi ise biraz daha uzun sürer (3-6 dakika kadar) . Bu yöntemle hazırlanmış bir çay hem daha yararlıdır hem de daha güzel görünür .

Belirtilmiş oranda kök , gerekli görülen süre boyunca soğuk suda bekletildikten sonra , kısa süre kaynatılır ve 3 dakika kadar demlenmeye bırakılır . Günlük çay miktarı bir termosa konur ve gün boyunca ağır ağır yudumlayarak içilir .

Genel olarak , dolu bir çay kaşığı (yarım tatlı kaşığı) ince kıyılmış bitki , orta boy bir su bardağı (200 cc) dolusu suya yeterlidir . Değişik durumlarda ve bitkilerde , bu miktarlar reçetelere göre değişebilirler .

Soğuk Suda Yumuşatma :
Bazı bitkiler (Örneğin ebegümeci , ökseotu ve eğir kökü ) , sıcaklığın etkisi ile şifalı güçlerini yitirebilecekleri için , kaynatılmamalı ve haşlanmamalıdır . Bu tür bitkilerden elde edilen çaylar soğuk su ile hazırlanır . Belirtilen ölçüde bitki ,soğuk suda 8-12 saat süre ile bekletilir (Genellikle geceleri) . Süre dolduktan sonra içilebilecek derecede ısıtılarak , önceden kaynar suyla çalkalanmış bir termosa doldurulur .

Soğuk suda bekletme ve haşlama karışımından oluşan çay türü ise , şifalı bitkilerden en iyi yararlanma biçimi olarak belirtilebilir . Bitkiler belirtilmiş su miktarının yarısının içinde gece boyunca bekletilir ve sabahleyin süzülür . Suyu süzülmüş olan bitkiler , belirli su miktarının öbür yarısı ile haşlanır (kaynatılmaz) ve yeniden süzüldükten sonra , soğuk ve sıcak çay karıştırılır . Bu yöntemle hazırlanan çaylarla , yalnızca soğuk veya sıcak suda eriyebilen maddeleri kazanabilme olanağını elde edebiliriz .

Tentür Hazırlamak

Tentürler , 35-40 derece alkol içerikli damıtılmış içkilerin veya aynı derecede etil alkolün kullanımı ile elde edilirler . Bir şişe veya ağzı kapanabilir bir kavanoz , ince kıyılmış bitkilerle gevşekce doldurulur (Kuru bitkiler için kavanozun 1/5′i, taze bitkiler için kavanozun 2/5′i) ve üstüne alkollü içki veya etil alkol eklenir . Sıvı , bitkilerin üstüne çıkmalı ve kavanozun çalkalanacak kadarlık bir kısmı boş kalmalıdır. Ağzı iyice kapatılan şişe veya kavanoz , 14 gün güneşte bekletilir ve her gün 2-3 kez çalkalanır . Süre sonunda ince delikli bir süzgeç veya tülbentle birkaç kez süzülür. ve bitki posasının suyu sıkılır. 1-2 gün bekledikten sonra bir kez daha süzülür ve koyu renkli şişelere aktarılır. Elde edilen bu başlangıç tentürü, serin bir ortamda saklandığında, kullanım süresi 2-3 yıl civarındadır. Tentürler , içten doğrudan veya çaya ve suya eklenerek , dıştan da kompres veya friksiyon (sürülme) biçiminde kullanılırlar . Örnek : İsveç iksiri

Tentürün İnceltilerek Güçlendirilmesi :
Bazı bitki tentürlerinin kullanımında yukarıda açıklanan başlangıç tentürü tercih edilir. Ama tentürler genellikle inceltilip-güçlendirilerek kullanılr.

İnceltme-Güçlendirme Yöntemi :
1 ölçü başlangıç tentürü, 9 ölçü 30-35 derecelik etil alkol-su karışımı ile koyu renkli küçük bir şişede inceltilir ve iyice çalkalanır. Elde edilen tentür, desimal ölçüye göre; D1 ‘ dir ve şişenin üstüne, kullanılan bitkinin adı, tentür yapımının tarihi ve incelti derecesi ( D1 ) bilgilerini içeren bir etiket yapıştırılır. D1 inceltisinden alınan 1 ölçü, aynen yukarıdaki gibi 9 ölçü etil alkol-su karışımıyla inceltilirse D2 inceltisi elde edilir. Böylece devam edilerek , kullanımı önerilen incelti derecesine ulaşılır. (D3, D4,D5,D6 … gibi)

Homeopaty biliminde (tentür ile tedavi) 2 yüzyıl boyunca yapılan sürekli araştırmalar ve insan üzerinde yapılan deneylerle, hangi hastalıklara karşı hangi bitkisel, hayvansal veya mineral tentürün, hangi incelti derecesinde, hiç bir yan etki yapmadan başarılı olabileceği kesinlikle saptanmıştır. Homeopaty (Homeopathic- Homeopathie-Homöopathi) yöntemleriyle yapılacak tedavilerde, konu literatüründe yerini almış olan bu incelti derecelerine ve kullanım dozajlarına mutlaka uyulmalıdır. Bazı hastalıklara karşı çok yüksek incelti dereceleri (Örnek : D30 gibi) önerildiğinde, konunun yabancısı olan kişiler şaşkınlığa kapılabilirler, ama bu tespitler kesinlikle doğrudur çünkü tentürlerin etkinlikleri genelde inceldikçe artar!

Tentürler, kullanım miktarları göz önüne alındığında, bitki çaylarından çok daha etkilidirler. Alkol almak istemeyen veya kesin alkol yasağı altında olan kişiler için sıcak su karışımı idealdir, çünkü alkol sıcak suyun içerinde kısa bir sürede uçar ve geriye yalnızca bitkisel etken maddeler kalır. Tentürler ayrıca, tam veya yarım banyolara eklenerek de kullanılabilir.

Özsu Çıkarmak

Bitkilerin taze özsuları , damla biçiminde kullanılmaya veya hasta organları nemlendirmeye uygundur . Bu özsular , evlerde kullanılan meyva sıkma aleti ile de elde edilebilirler . Bitkilerin özsuyu her gün taze olarak sıkılabilir . Ağzı iyice kapalı küçük renkli şişelerin içinde , buzdolabında bir kaç gün saklanabilir .

Bitki Lapası

Saplar ve yapraklar , bir tahta tabla üstünde , bir bitki lapası haline gelene kadar merdane ile ezilir . Elde edilen lapa , bir keten bezin üstüne yayılarak , hasta organın üstüne yatırılır , sargı bezi ile sarılır ve sıcak tutulur . Bu lapa kompresi gece boyunca etkilemeye bırakılabilir .

Bitki -Buhar Kompresi

İçinde su kaynayan bir kabın üstüne yerleştirilen süzgecin içine taze veya kurutulmuş bitkiler konduktan sonra , süzgecin üstü kapanır . Bir süre sonra , yumuşamış olan bu sıcak bitkiler bir bezin üstüne yerleştirilerek , hasta organın üstüne yatırılır . Hepsi , bir yünlü kumaşla örtülür ve başka bezlerle sıkıca sarılır . Hasta kişi üşümemelidir .Örneğin : Atkuyruğu buğu kompresleri çok etkilidir . Buğu kompresleri , iki saat veya gece boyunca hasta organın üstünde kalabilirler .

Merhem ve Yağ Hazırlamak

İki avuç taze bitki ince kıyılır . 500 gr içyağı veya bir doğal margarin , sanki kızartma yapılacakmış gibi , bir kabın içinde kızdırılır . Bitkiler bu kızgın yağın içine atılarak karıştırılır , 1-2 dakika sonra ateş söndürülür , kabın kapağı kapatılır ve soğumaya bırakılır . Soğuduktan sonra buzdolabına koyulur . Ertesi gün , kap yine ısıtılır (kızartılmaz) ve bir tülbentten geçirilerek süzülür ve hazırlanmış olan merhem kaplarına dağıtılır .

Bitki yağı hazırlamak için , çiçekler veya yapraklar gevşek biçimde bir şişeye doldurulur ve bitkilerin iki parmak üstüne çıkacak miktarda , sızma zeytinyağı eklenir . 14 gün boyunca güneşte veya sıcak bir ortamda bekletildikten sonra tülbentten geçirilerek süzülür .

Oturma Banyosu

Tam banyo için, gerekli bitkiler geceden soğuk suya koyulur . Bir banyo için bir kova dolusu (6-8 litre) taze bitki veya 200 gr kurutulmuş bitki gereklidir . Ertesi gün bu miktar ısıtılır (kaynatılmaz) ve süzüldükten sonra banyo suyuna eklenir (küvet) . Banyo süresi 20 dakikadır. Kalp ve göğüs bölgesi suyun dışında kalmalıdır . Ilık ya da sıcak su ile belirtilen sınırları aşmayacak şekilde doldurulmuş küvete bitki suyunu süzüp boşalttıktan sonra 20 dakika süreyle oturmalısınız. Bu esnada ilgili sayfalarda belirtilen bitki çayını da yudum yudum içebilirsiniz. Banyodan sonra kurulanılmaz ve durulanılmaz. Bir bornozun içinde , sıcak yatakta bir saat kadar yatarak dinlenilir.

Yarım banyo için , yarım kova (3-4 litre) taze bitki veya 100 gr kurutulmuş bitki gereklidir. Yarım banyonun hazırlanışı ve uygulanışı da aynı tam banyo gibidir. Ancak, banyo suyu böbreklerin üstüne kadar çıkmalıdır . Yarım banyo süresi de 20 dakikadır. Banyodan sonra kurulanılmaz ve bir bornozun içinde , sıcak yatakta bir saat kadar yatarak dinlenilir. İlgili sayfalardaki bitki özelliklerine uygun önerilere dikkat edilmesi gerekir .

(alıntıdır)